17 Eylül 2012 Pazartesi

0 Nefes Alışkanlıklarının Hikayesi

Uyandı...

Ağzı kupkuruydu, 4 saattir değil de bir asırdır suya hasret kalmıştı sanki. Onu uyandıran da buydu. Ve belindeki ağrı. Sanki yatak onu istemiyordu, "çık git" der gibiydi, lakin çıkası yoktu.

Biraz döndü yatakta. Boş yastıklarına sarıldı, soğuk yerlerine sürdü ellerini. Pamuklu satenin yumuşaklığına varmak ister gibiydi. Onun yadigarıydı pamuklu saten. Onun kadar yumuşak değildi, artık o kokmuyordu ama onun bıraktığı bir alışkanlıktı işte. Kendi kendine günaydın dedi. O varmış gibi yanında. O varken yeterince günaydın dememişti, unutmuştu, aklına gelmemişti günaydın demek. O olsaydı şimdi. Yataktan kalkmak zorunda değilken onu yalnız bırakmasaydı. Birlikte kalkmasalardı.

Kapalı gözleri nemlenmişti. Çok özlemişti.

Elinin tersiyle sildi gözlerini. Bir gün daha hayattaydı işte. Ne manası vardı bunun için şükretmenin? Babaannesinden öyle görmüştü küçükken, o yüzden kalkınca bir gün daha nefes alarak uyandığı için şükrederdi. Gerçi bunu da çok unutmuştu. Ne çok şeyi unuttum diye düşündü. Bari bugün unutmayayım.

Yataktan tüm gücünü kollarına vererek doğruldu. Yana döndü ve bacaklarını yataktan aşağıya attı. Olduğu yerde doğrulmak ne zaman bu kadar zahmetli hale gelmişti acaba? Hiç fark etmemişti. Hele ayağa kalkmak?! Bacakları ve beli ona itaat etmemek için direniyorlardı. Ellerini yumruk yaptı, yatağa bastırarak bedenini ayağa kaldırdı...

....

Mutfak onun bıraktığı düzendeydi. Neyi değiştirecekti ki? Bu sessizlik yeterince değiştirmiyor muydu evi? Bu boşluk yeterince garip değil miydi?

Karnı çok aç değildi. Alışkanlıktan buzdolabını açtı. Kendisine 10-15 dakika gibi gelen bir 4-5 saniye kadar baktı dolaba. Dolap alışkanlıktan doluydu, ama boşalmıyordu artık. Onun sevdiği sütten, yağdan alıyordu. Domates, salatalık alıyor aradan 4-5 gün geçince de atıyordu. Hep alışkanlıktan. 1 hafta evvel aldığı daha kapağı açılmamış ezine peyniri kutusuna baktı. Kutu da ona baktı. Kutu "sen beceremezsin, o lazım." diyordu sanki. İnat etti, kutuyu aldı. Nasılsa o yok diye kutunun içinden çatalla yiyecek gibi oldu, ama içinde bir şey izin vermedi. Güzelce kesip lavabonun üstündeki dolaptan aldığı kahvaltı tabağına koydu peyniri. Çay da lazımdı aslında. Çay yapan da yoktu. Suyun kaynamasını beklemek, çayın demlenmesini beklemek çok sinir ediyordu onu. Ah o olsaydı... Kalktığında çay demlenmiş olurdu, hep olmuştu. Teşekkür etmemişti hiç. O da hiç teşekkür beklememişti sanki.

....

Evinin hemen yanındaki parka gitti. Koltuğunun altına da bir gazete sıkıştırmıştı. O günün gazetesi değildi. Zaten haberler de umrunda değildi. Kaç kez aynı gazeteyi okuduğunu bilmiyordu bile. O gittiğinde atılmamış 20-25 tane gazete vardı. Onun üst üste dizip iple bağladığı balyayı çözmüş, eline gelen gazeteyle gidiyordu parka. Eskiden o verirdi günün gazetesini kolunun altına, o yolcu ederdi. O yoktu. Gazeteyi alacak, ona verecek, yolcu edecek biri de yoktu. Ne önemi vardı ki o zaman gazetenin? Zaten gazete okumak da alışkanlıktandı. Ne okuduğunu fark etmiyordu. Okurken gözünde eski canlanıyordu, gözünü satırların üstünde kaydırırken karşısındaki kelimelerle en alakasız şeyleri tekrar tekrar yaşıyordu...

Hani bir keresinde yine bir şey unutmuştu. Hay kahrolası hafızası, kim bilir neyi unutmuştu. O küsmüştü. O da erkekliğinden gelen o siniri durduramamış, istemeden bağırmıştı. Ne olmuştu unuttuysa? Demek ki önemli bir şey unutmuştu ki, dokunurken kıyamadığını ağlatmıştı yüksek sesiyle. Kapının arkasından çocukların baktığını hatırladı. Bir an yine ona minnet duydu. Asla olay çıkaran birisi olmamıştı. Ağlamıştı, küsmüştü ama bunların hiçbirini yaparken sesini yükseltmemişti. Onu hiç topluluk içinde rezil etmemişti. Hiç dert yanmamıştı, yandıysa da hatırlamıyordu.

Topluluk demişken... Hani bir keresinde... Neresiydi orası? Bir deniz kıyısı, ufak bir balıkçı mıydı? Meyhane miydi yoksa? Yok canım, ne meyhanesi, gelmezdi meyhaneye. Balıkçıydı galiba. Beyaz bir elbise vardı üstünde onun. Kendisi de yeni maaş almıştı, siyah gömleğini afili ceketini çekmişti. O gün keyfi pek yerindeydi, öyle hatırlıyordu. Dalgaların sesi geliyordu, üçüncü dublenin ortasında bir yerdeydi. Mezeleri masada, kalbini attığını hatırlatan bir çift göz karşısındaydı. Karnı toktu, güzel levrekti. Levrek miydi? Levreğin kılçığını ayıklamak zahmetliydi, öyle bir zahmete girdiğini hatırlamıyordu. Belki o ayıklamıştı levreği, ondan hatırlamıyordu. Neyse. Öyle keyifli otururken en alçaktan güzel bir ses duymuştu. "Mazi kalbimde bir yaradır, bahtım saçlarımdan karadır, beni zaman zaman ağlatan işte bu hazin hatıradır..." diyordu. Karanlık denize bakarken rakısından bir yudum alıp iç geçirmişti. İlk gençliğinde vurulduğu bir dilber gelmişti aklına, kara saçlı, kara kirpikli, adını hatırlamıyordu. Şarkıyı söyleyen kadife ses ise bir başkasına, ona aitti. Birden midesinden yumruk yemişe döndü onun denizi izlerken şarkı söyleyişini dinlerken. Ya onun da vardıysa öyle maziden kalma bir aşkı? Bir kıskançlık sarmıştı vücudunu o gece. Kimse dokunmasın, kimse bilmesin, kimse görmesin, kimse koklamasın istemişti onu. "O benim" diye düşünmüştü, biraz keyfi kaçmıştı. Seneler seneler önceydi. Sonradan öğrenmişti... Rakı ona şarkı söyletiyordu. O da babasının en sevdiği şarkıyı söylüyordu işte: Mazi kalbimde bir yaradır, bahtım saçlarımdan karadır, beni zaman zaman ağlatan işte bu hazin hatıradır...

Yine gözleri nemlendi. O beyaz elbise hala dolapta mıydı acaba? O kokar mıydı? Eve gidince plağı taksa, şarkı onun söylediğine benzer miydi? Benzemezdi. Ne şarkı benzerdi, ne bugün o güne benzerdi. O yoktu. Onu bırakıp gitmişti.

Yine sildi gözünün yaşını elinin tersiyle. Gazetenin son sayfasını çevirdi. Rüzgar vardı, gazete zor kapandı. Yine zor kalktı yerinden. O an koşmak istedi. Bacakları izin vermedi. Yavaş yavaş evine yürüdü.

....

Bir koca günü daha hiç ettim diye düşündü. Gerçi çiçekleri sulamıştı. Televizyonu açmış, haberlere bakmıştı. Dinlememişti, bakmıştı. Programlara bakmıştı. Evin içinde gezinmişti. Daha evvel 4 kez sildiği bir çengel bulmacayı baştan çözmüştü. Bulmaca unutkanlığa iyi gelir derdi o. Alışkanlıktan soruları okumadan çözmüştü. Her şeyi unutan o beyin, hangi kutuya hangi kelimenin geleceğini unutmuyordu. Çok lazım gibi.

....

Normalde üstünü değiştirmeye takati yoktu ama yine içindeki o ses "giysilerini çıkar, katla, pijamaları giy" diyordu. Alışkanlıktandı sırf. Zorlana zorlana hareket ediyordu, o sesin geldiği yeri bir bulsa "kolaysa sen katla!" diyecekti. Hep o alıştırmıştı. Evin düzeni hep onun kurduğu gibiydi. Kaç zamandır yoktu, ama düzeni hep oradaydı. İçindeki sesi konuşturan da oydu, biliyordu.

Yatağa oturdu. Yere bakıyordu. Bacaklarını kaldırıp yatağa koymak çok zordu. Yine de başarmıştı işte. Dizleri bükük kalmıştı, kalsındı, sorun değildi, uğraşmak istemedi.

Pamuklu sateni hissetti yine. Onun kadar yumuşak değildi, yine de onu andıran bir yumuşaklığı vardı. O gidince boş kalan yastıklara yüzünü sürerken içinden "çok özledim seni." dedi. Gözünden bir damla yaş burnunun üzerinden kayıp yastığa damladı. Artık onun gibi kokmadığını bile bile ciğerleri izin verdiğince derin bir nefes çekti içine. Çekti... çekti.. çekti.

Başı yastığa daha çok gömüldü. Yastıktaki eli yastığa daha çok gömüldü. Vücudu boşaldı ama aldığı nefes geri çıkmadı.

Aldığı son nefesle, tam bir nefeste onun yanına gitmişti.




0 Sonu Hiçbir Yere Varmayan Öyküler - Diriliş I

''Hayat dürtüsü ne kadar çok engellenirse, yıkma dürtüsü o kadar güçlenir. Hayat ne kadar çok gerçekleşirse, yıkıcılılığın gücü de o kadar azalır. Yıkıcılık, yaşanmamış hayatın sonucudur.''
Erich Fromm - Özgürlük Korkusu




11 Eylül 2012 Salı

0 Manifesto




Mor Külhani